ÇÖP
İçindekiler
Raftaki Bebek
“O an anlamıştım çöp olacağımı. Kızın bağırmasından belliydi. Annesini kollarından çekiştirip, kendini benim önümde yere atmasından belliydi. Gözlerinden okudum çöp olacağımı. Lüks bir evde kısa bir ömrüm olacaktı. Tam tersi de mümkündü halbuki. Mağazadaki tezgahtarlardan duymuştum, gittiğin ev ne kadar fakir ise, ömrün de o kadar uzun oluyormuş. Seni satın alırken, bütçeleri ne kadar zorlanırsa, evin çocuğu o kadar iyi bakıyormuş sana. Ama oyuncak dolu bir zengin evine gittiğinde, önce bir kenara atılma, sonra da çöpü boyama ihtimalin o kadar yüksek oluyormuş. Duyduğuma göre kendini daha ilk günden çöpte bulanlarımız bile oluyormuş. Kızın gözlerinden belli, aldığı anda unutacak beni. İnşallah küçük bir kardeşi falan vardır da belki onun için saklarlar beni.”
Halbuki bu dünyaya büyük umutlarla gelmişti. El değmeden üretilen ilk oyuncak bebeklerden biriydi. Dünyanın ta öbür ucundaki bir ülkede, “karanlık fabrika” denen bir yerde dünyaya gelmişti. İçerisinde hiç insan olmayan, her şeyin robotlarla üretildiği, dolayısı ile ışığa hiç ihtiyaç duyulmayan fabrikalara, “karanlık fabrika” deniyordu. Oyuncak bebeğin içine düştüğü karanlık, sadece üretildiği fabrika ile sınırlı değildi. Önce paketine, sonra büyük bir koliye, koliler tahta bir paletin üzerine koyulduğunda, kendini karanlık bir konteynerin içinde bulmuştu. Limandan limana aktarmalar, uzun gemi yolculukları, kamyon üzerinde geçen günlerden sonra, iki aylık karanlık sona ermiş ve kendini bu dükkanda bulmuştu. Bu şımarık kızı görene kadar büyük umutlar beslemişti bu yeni hayatına. Evet, yeni hayatına. Çünkü oyuncak bebeğin inancına göre, hiçbir şey ölmez, her şey bir şekilde yaşardı. Önemli olan hayata devam etmek, döngüden kopmamaktı. Örneğin kendisinin bir kısmı, plastik bir su damacanasından, bir kısmı parçalanmış bir lastik ayakkabının tabanından, kalanı da hiç bilmediği, farklı farklı plastik atıklardan meydana gelmişti.
Oyuncaklar da insanların bir kısmı gibi ruhların ölümsüzlüğüne, evrendeki kutsal bir döngüye inanırdı. Ama insanların egoları gözlerini o kadar kör etmişti ki, dini inançlarını bile bu ego şekillendiriyordu. İnsan evladı kendini o kadar eşsiz ve kutsal görüyordu ki, reenkarnasyon diye bir şey uydurup, kendi ruhunun tekrar tekrar dünyaya geldiğine inanıyordu. Halbuki biraz doğaya baksalar, hiçbir şeyin tek bir şeyden oluşmadığını fark ederlerdi. Şimdiki ruhumuz, bizden önce yaşamış belki elli, belki yüz farklı ruhun birbirine karışması ile meydana geliyordu. Tıpkı oyuncak bebeğin her bir kol ve bacağının farklı farklı köklerden gelmesi gibi. Dolayısı ile “bir önceki hayatımda prensesmişim ben” cümlesi anlamını yitiriyordu. Çünkü muhtemelen hepimiz prensestik ama aynı zamanda hepimiz de çöptük.
Yine oyuncak inancına göre, yeterince tekamül etmiş çöpler için bu geri dönüşüm döngüsü kırılıyor, nihayet hak ettikleri cennetlerine kavuşuyorlardı. Evet, oyuncakların hatta çevremizdeki pek çok eşyanın kabul edilmeyi bekledikleri bir cennetleri vardı. Tek farkla; onlar bu mekanlara “cennet” değil, “müze“ diyorlardı. Oyuncak bebeğin de hayali bir gün kendine bir oyuncak müzesinde yer bularak ölümsüzlüğe kavuşmaktı. Müzedeki oyuncaklara bırakın zarar vermeyi, dokunmak bile yasaktı. O da bir gün insanların hayranlıkla ziyaret ettiği bir müzede yerini alabilirdi. Ama bunun için yeterince sabretmesi ve daha da önemlisi çöpü boylamaması gerekiyordu.
Eros
Bizi Eros tanıştırdı. Evet Eros, aşk tanrıçası yani. İlk görüşte aşık oldum ona. Özellikle de teninin dokusuna, yumuşaklığına, sıcaklığına. Eros öyle uygun görmüş ki, ikimizi bir araya getirdi. Uzun yıllar sürdü aşkımız. Ta ki Eros ölene kadar. Tanrıçalar ölür mü? Evin ihtiyar kedisi ise ölür tabi. En fazla on beş sene yaşıyorlar. Ben ise neredeyse sonsuza kadar buralarda olacağım. Çok özel bir taştan, işinin ehli bir usta tarafından yontulmuş, antika bir tesbihim ben.
Yıllar boyunca aynı adamın gündüzleri cebinde, geceleri ise baş ucundaki sehpada yaşadım. Ta ki bir gün Eros, evin sevimli kedisi bir gece sessizce beni alıp onunla tanıştırana kadar. Ona ilk sarıldığımda, içindeki sıcaklık henüz geçmemişti. Eros, ikimizin ne kadar mutlu olduğunu fark etmiş olacak ki, o günden sonra bizi her gece bir araya getirdi. Adam yattıktan sonra usulca sehpaya çıkar, beni dişlerinin arasına alır ve onun koynuna götürürdü. Sonra da usulca arkasını döner ve bizi bas basa bırakırdı. Üstelik de her sabah sahibinden fırça yemeği göze alarak. Evin adamı sabahları evden çıkarken, tam ayakkabısını ayağına geçirecekken, ayakkabının tekinden bendeniz tespih çıkınca, evin kedisine sinirlenir, beni hışımla sevgilimden ayırarak cebine atardı.
Evet, 39 numara büyüklüğünde, lacivert renkli bir çift erkek ayakkabısının sol tekiydi benim sevgilim. Onun akşam eve geldiğindeki sıcaklığına aşık olmuştum herhalde. Önce Eros ölünce birbirimizden ayrı düştük. Ama uzaktan da olsa bir süre kokusunu duydum, aynı evin içinde. Birkaç tamir ile ömrü biraz uzasa da sevgilimin, benim kadar uzun kalamadı evde. Sanırım bir gün çöpü boyladı.
Benim ise bu hasrete dayanmam mümkün olmadı. Nerde olabileceğine dair pek çok hikaye duymuştum zamanında. Bir gün şehrin kalabalık bir meydanında intihar ettim, sırf onu bulmak umudu ile. Sahibimin parmakları arasında dönüp dururken, ipimi kopardım ve kendimi 33 parçaya böldüm. Adamcağız her ne kadar yerlere dağılan boncuklarımı toplamaya çalışsa da o izdihamın altında elinden bir şey gelmedi. Ben de insanların ayaklarının altında yuvarlana yuvarlana kendimi şehrin dört bir yanına dağıtım. Şimdi çoğu parçam şehrin farklı çöplüklerinde onu arıyor.
Taharet Bezi
Herkes cehenneme geldiğimizi söylüyor burada. Gerçi buradan daha beter bir yer daha varmış galiba. Orada hakikaten yana yana küle dönüyormuşsun ama burası da başka bir tür cehennemmiş sözde. Herkes mutsuz, herkes şikayetçi burada. Neymiş efendim, şehrin çöplüğüymüş burası. Her gün üzerimize tonlarca yeni çöp geliyormuş. Altta kalanın canı çıksınmış. Ne çok şikayet ediyorlar. Bak işte, bir kısmımızı da yakıyorlarmış kazanlarda. Şükredin halinize. Siz eziyet nedir, görmemişsiniz ki ömrünüzde. Aramızda kalsın, kendimi burada tatil köyünde hissediyorum. Sizlerin cehennemi yani, benim cennetim sayılır.
Benim uzunca bir ömrüm oldu, buraya gelmeden önce. En güzel zamanlarım, sahibimin o hamarat elleri sayesinde yaratıldığım ilk birkaç saat oldu. Ne kadar da özenmişti benim için. Sahibimle ilk kez, şehre gelip, bizim dükkandan bir iki çile yün aldığında tanıştık. O zamanlar ben henüz ben değildim. Tuhafiyenin raflarında alınmayı bekleyen yüzlerce yün yumağından biriydim. O kadının yumuşacık tombul parmaklarıyla böyle tanıştım işte. Kim bilir benden neler neler yapacak, sonrasında eşine dostuna beni gururla gösterecekti.
İlk şüphelerim, beni sadece birkaç saatte örmeyi bitirdiğinde filizlenmişti. Ne kadar hızlıca dünyaya gelivermiştim. O kadar güzel bir yünden, hepi topu bir karış boyunda bir beze dönüşmüştüm. Halbuki benim kariyer planımda, bir kazak, belki bir şal, en kötü ihtimal yün bir çorap olmak vardı. Mağazadaki en kaliteli yünlerden biriydim ben. Artık üretilmeyen ithal bir serinin elde kalan son ürünüydüm. Yani yurt dışı görmüşlüğüm de vardı. Etiketimde Univers markası yazdığı için, ev kadınları arasında “üniversite yünü” lakabıyla satılıyorduk bir ara. Biz de üniversiteli sayılırız yani. Belki de bu yüzden, gelecekten beklentilerim yüksekti. En kötü ihtimal üniversite mezunu bir çift çorap olurdum ayaklara.
Bir karış uzunluğunda, kare şeklinde bir bez olarak bir kaç gün sehpanın üzerinde bekledim. Ne zaman, nerede, ne tür bir işe yarayacağımı bilemeden. Fena da görünmüyordum aslında. İnce bir şiş ile, sıkı sıkıya örüldüğüm için gayet sağlam bir bez olmuştum. Kısa sürede çöpü boylamayacağım kesindi. O zamanlar nereden bilebilirdim ki, çöpü boylamak için her gün tanrıya yalvaracağımı?
İlk iş günüm! Hiç unutamıyorum. Tombul parmakların beni sehpanın üzerinden alıp, evin dışındaki bir barakaya götürmesiyle başlamıştı kariyerim. Daha önce hiç görmediğim bir yerdeydim şimdi. Duvara çakılı paslı bir çiviye asmışlardı beni. Yanımda ıkınan bir kadın, duvarda asılı ben, bir de ileride dost olacağımız paslı bir çivi. Üçümüzün bir araya geldiği bu yere de tuvalet diyorlardı. Köy tuvaletleri böyle olurmuş, evin dışında, biraz uzağında, bahçenin kenarında.
Kadının tuvaletteki işi bittiğinde, sıra bana gelmişti. Görevim kadının ıslak poposunu kurulamaktı. Hem de öyle böyle değil. Kadın herhalde benim yumuşaklığımdan etkilenmiş olacaktı ki, büyük bir keyifle poposunu dakikalarca benimle ovalamıştı. Evet kariyerime, halk arasındaki tabirle “taharet bezi” olarak başlamıştım. Üstelik de üniversite mezunu bir taharet bezi. Yurt dışından geldiğim için yabancı dil falan biliyordum o zamanlar, şaka yapmıyorum. Ama dil nankör tabi. Uzun yıllar boyunca göt yalamaktan onu da unuttuk artık.
Ampul
Müritlerim var. İrili ufaklı pek çok müridim var. Kimisi taparcasına peşimden geliyor, bunlara çekirdek diyorlar. Kimisi bana hayran ama kızdırmaya gelmez, ayran gönüllüler. Bir de etrafta benden daha karizmatik bir lider olmadığı için, etrafımda toplananlar var. En güvenilmezi de bunlar ama hepsini alt alta topladığın zaman, bu çöplüğün en güçlü lideri ben oluyorum. Neden mi? Çünkü her birimizin doğada yok olması binlerce yıl sürüyor. Beş bin yıllık ömrü olan askerlerinizin ya da seçmenlerinizin olduğunu düşünsenize. Üstelik de her gün yenileri ekleniyor üzerine. İşte bu yüzden ben bu çöplüğün tartışmasız lideriyim. En az birkaç bin yıl boyunca değişmeyecek bu.
İşten anlamayan çevreciler, plastiklerden, pet şişelerden dem vururlar, en büyük tehlike onlarmış gibi. Halbuki bu çöplüğe gelen bir pet şişenin yok olması sadece birkaç yüz yıl sürer. Bizim gibi cam parçalarınınki ise yaklaşık on misli, yani binlerce yıl. Kafanızda canlanması için şöyle anlatayım: İnsanoğlunun ilk cam parçasını yapmasından bugüne yaklaşık dört bin yıl geçmiş. O ilk cam parçası bile hala toprağa karışmadı. Yani henüz hiç birimiz ölmedik, kendi Adem ve Havvalarımız bile hayatta. Bu dünyada ne kadar kalabalık olduğumuzu varın siz hesap edin.
Ben ise paramparça olmuş bu cam parçalarının başındaki lider, bugüne kadar kırılmadan bu çöplükte sapasağlam kalmayı başaran bir ampulüm. Evet, bildiğiniz eski model, şeffaf, içinde kıvır kıvır teli olan, 50 mumluk bir ampul. Bir zamanlar hem şeffaflığımla, hem de saçtığım ışıkla övünürken, kendimi bu çöplükte buldum. Gerçi son zamanlarıma doğru artık metal yorgunluğundan mıdır nedir, 30 mumluk falan ışık saçıyordum ama beni buranın lideri yapan ne ellilik ne de otuzluk bir ampul olmam. Şu koca çöplükte sağlam kalan tek cam eşya olmam sayesinde bugünlere geldim. Üzerimize yeni yeni çöpler boca edildikçe, bir şekilde yukarılara tırmanmayı başardım, başkalarının üzerine basa basa. Akıllıydım da ayrıca, bana rakip olan her yeni cam eşyayı önce kırıp, sonra bana katılma şansı verdim. Bir de etrafımdakileri, bir gün elektriğe kavuştuğumda bütün çöplüğü aydınlatabileceğime ikna edince, önümdeki bütün kapılar birer birer açıldı ve buranın kralı oldum.
Çöplüğün diğer sakinleri ise ilk başta bizleri hakir görmüşlerdi. Buraya layık olmadığını düşünen değerli eşyalar, yanlışlıkla çöpü boylayan takılar, cüzdanlar ve diğer bir çoğu biz cam parçalarına tepeden bakmışlardı. Fakat bir süre sonra demirler paslanıp erimeye başlamış, kendini kültürlü sanan ukala gazete kağıtları birkaç ay, doğa dostu olmakla övünen organik atıklar ise sadece birkaç hafta hayatta kalabilmişlerdi. Bizlerin ise her geçen gün söz hakkı daha da artmıştı, çünkü hiç azalmadan artmaya devam ediyorduk. Buralarda ne olduğunuz değil, ne kadar olduğunuz önemliydi. Çünkü bizler burada insanlara özenip, bu çöplüğü de aynı onlar gibi yönetiyorduk. Bunun adına da demokrasi diyorduk. Biz çoğunlukta olduğumuz sürece, “demokrasi” bir çöplük için en ideal yönetim modeliydi.
Çöp Bebek
Kamyon, her gece aynı saatte giriyor bu sokağa. Hemen hemen dolu vaziyette geliyor. Öncesinde mahallenin tüm sokaklarını dolaşıp, tüm çöp konteynerlerini boşaltıp, en son buraya uğruyor. Sokakta sadece iki tane çöp konteyneri var. Zengin muhitler gibi her apartmanın önünde birer tane konteyner yok. Zaten sokakta pek apartman da yok. Genelde bir iki katlı, gecekondumsu binalar. Sokak lambaları desen, o da yok. Çöpçüler de pek sevmiyorlar bu sokağı. Karanlık, ıssız, biraz da korkutucu. Kışın çok kül çıkar buraların çöpünden. Doğalgaza parası yetmeyenler, sobada bir şeyler yakıp ısınırlar, külleri de sokaktaki çöplere boca ederler. Ortalık toz duman olur, çöpçüler bu tozu solumayı da sevmezler. Fakat şimdi mevsimlerden yaz, bol bol kavun karpuz kabuğu var çöplerde. Akşamları demlenen çayların posası ile karışmış kavun karpuz kabukları.
Belki bir sokak lambası olsaydı, görüp fark ederlerdi çöp konteynerindeki bebeği. Ya da çalışırken kulaklarına şu müzik dinlenen kulaklıkları takmasalardı, duyarlardı bebeğin sesini. Belki de biraz kafalarını kaldırıp, karşı çaprazdaki evin camına baksalardı, görürlerdi kamyona bakıp ağlayan bir kadının gözyaşlarını. Ama o gece bunların hiç biri olmadı ve yol boyunca boşalttıkları onlarca çöp konteyneri gibi, sonuncusunu da kaldırımdan sürükleyip kamyonun arkasındaki çengele taktılar ve yandaki düğmeye basıp tepetaklak boşattılar çöpleri. Çöpleri ve ağlamakta olan o minik bebeği. Çöpe atılan her şeye çöp dediğimiz için, bebek de artık bir çöptü. Adı da öyle kaldı. Bu geceden sonra onu gören herkes ona “çöp bebek” dedi.
Çöp bebek şanslıydı. Bir kere mevsimlerden yazdı, hava gecenin bu vaktinde bile insan öldürmeyecek sıcaklıktaydı. Annesi her ne kadar onu ölüme terk etmiş olsa da, her nedense bebeğini güzel bir battaniyeye sarma ihtiyacı hissetmişti. Annelik iç güdüsü işte. Ölüme bile anne şefkatiyle göndermişti. Bu battaniye, çöp bebeğin çöpçüler tarafından fark edilmesini engellemiş olduğu için bebeğe kötülük gibi olsa da bir yandan da çöp kamyonunun içine kazasız belasız yumuşakça yuvarlanmasını sağlamıştı. Yani kadının bebeğine iyilik mi, kötülük mü yaptığı belli değildi. Ama sonuçta çöp bebek şu anda bir çöp kamyonunun içinde, üstelikte çöplerin en tepesinde sağ salim yolculuk etmekteydi.
Çöp bebeğin bu dünyada içine çektiği ilk koku, annesinin kokusuydu. Her nedense, kendisini birkaç saat sonra çöpe atacak olan annesi, bebeğini göz yaşları içinde emzirmişti. İşte hafızasına kazınan ilk koku, annesinin sütüyle teninin karışımı olan bu koku olmuştu. Şu anda içinde bulunduğu ortamın, bu kokuyla uzaktan yakında alakası yoktu tabi. Çöp bebek bugün dile gelse dünyada iki koku varmış derdi. Anne kokusu ve çöp kokusu. Kaçımız kafasını bir çöp kamyonunun içine sokmuştur ki? Çöp bebeğin hayatının ilk gününde karşılaştığı bu keskin kokuyu, aslında muhtemelen hiçbirimiz bilmiyoruz.
Önünde uzun bir yol vardı çöp bebeğin, tabi eğer sağ kalabilirse. Bu koca şehirde bu zor yolculuğa çıkan ne ilk ne de son bebek olacaktı. Sevmenin ve sevişmenin belli kurallara bağlı olduğu bu şehirde, her yıl pek çok istenmeyen bebek, önce çöp bebeğe, sonra da ölü bebeğe dönüşüyordu. Pek çoğunun farkına bile varılmıyor, annelerinin kalbinde bir sır olarak kalıyordu. Fakat bizim çöp bebeğimiz de tıpkı selefleri gibi hayatta kalmak üzere kodlanmış bir canlıydı ve şimdilik tonlarca çöpün üzerindeki yolculuğu iyi gitmekteydi.
Çalı Süpürgesi
Şehrin dışında bir göl var. Hem insanların içme suyunu karşılıyor hem de güzel havalarda etrafında piknik yapma imkanı sunuyor. Bir de gölün hemen karşısında ufak bir tepelik var. Ben oralıyım işte. Birazı yeşil ama çoğu kısmı çalılık. Özel bir çalı diyorlar. Kolları sık sık, yoğun yani. Kurudu mu çok sağlam olur incecik dalları. Ama kırılmaz çıt diye, gevrek değil. Hem esnek hem de sağlam yani. Rivayet odur ki, gölün etrafında yetiştikleri için böyle sağlam olurmuş buranın çalıları.
Şehrin sokaklarındaki tüm çöpçülerin süpürgeleri, işte bu tepedeki çalılardan yapılır. Meşhurdur yani buranın çalı süpürgesi. Bizim patronun görev yeri, şehrin en kalabalık meydanlarından biri. Çöpçüdür kendisi, sokakları süpürür. Benim gibi özel bir süpürge sayesinde, ikinci kez geçmesi gerekmez, bir kez süpürdüğü yerden. Kaldırımdaki taşların, asfalttaki yarıkların arasına tek tek kollarımı sokar, ne var ne yok toplarım yerden. Her topladığım çöple de biraz temasımız, muhabbetimiz olur, ister istemez. Öncelikle öfkelidirler. Daha beş dakika önce ne de iyi bir hayatımız vardı, bir anda sokakta bulduk kendimizi, çöp oluverdik aniden, diye sızlanırlar. Bazısı ben çöp değilim, bir suç işlemedim, yanlışlıkla buraya düştüm diye itiraz etse de, yapacak bir şey yoktur. Benim görevim yerde ne varsa toparlayıp, önce tenekeden faraşın içine, sonra tekerlekli plastik bir çöp kutusu, oradan ufak bir kamyon. Derken kendini şehrin dışındaki çöplükte buluverirsin. Bizim işte acıma olmaz. Yerler bir kirli kaldı mı, vatandaş şikayet eder bizim patronu. Sonra bir bakmışsın ikimiz de sürgündeyiz.
Geçen gün ilk kez, beni kurtar buradan demeyen bir çöple karşılaştım. Sabah ortalık tenhayken çalışmaya başlamıştık. Yerler yine çöp doluydu, sanki yere çöp atanlara değil de çöp kutularını kullananlara ceza kesiyor devlet. Meydanın en kenarından başlamıştık, biraz ilerlemiştik ki birkaç tane boncuk tanesi gördüm yerde. Hepsi aynı renk, aynı boy. Normal bir süpürge kolay kolay alamaz yerden böyle minik şeyleri. Ama malum bizim oranın süpürgeleri meşhur zaten. Toparlayıverdim hepsini yerden. “Biz otuz üç taneyiz” dedi boncuklarda birisi, “ötekileri de getirsene yanımıza.” Ben ise sadece on iki tane saymıştım. Sonra meydanı dolaştıkça biraz daha buldum ama toplasan anca yirmi tane eder. Kalanı kim bilir nerelere gitmiştir. Meğersem bunlar bir tespihin boncuklarıymış. Amaçları ise şehrin çöplüğüne gitmekmiş. İlk defa çöplüğe gitmek isteyen bir çöple karşılaştım böylece. Tespihin bir sevgilisi varmış orada, aramaya gidiyormuş. Tespih aşık olur mu? Oluyormuş demek ki. Zaten muhabbetimiz de, bir kaç dakika sürdü, kime nasıl aşık olmuş, anlamadım. Faraş dolunca, patron hemen kovaya boşaltıveriyor. Sonrasında gelsin yeni çöpler. Umarım bulur sevgilisini.
Çöp Olmak
Oyuncak bebek, her geçen gün kendini çöplüğe daha yakın hissediyordu. Evin kızının kendisi ile geçirdiği vaktin her gün biraz daha azalmasından anlıyordu bunu. Daha eve gelmesinin ilk haftası dolmadan, kıza yeni bir oyuncak daha almışlardı. Kızın annesi olmasa çoktan çöplüğü boylamıştı. Kız, günün her anında annesinin cep telefonu ile oyun oynamak istiyordu. Annesi ise bazen kızın ısrarlarına dayanamayıp cep telefonunu kızına teslim ediyor, bazen de kızının eline bir iki oyuncak tutuşturup, onu cep telefonundan uzaklaştırmaya çalışıyordu. İşte bizim bebek de, minik kızın cep telefonu bağımlılığına panzehir olsun diye alınan onlarca oyuncaktan biriydi. Ama kızın dikkati o kadar çabuk dağılıyordu ki, ailesi hemen hemen her hafta sonu yeni bir oyuncak almak zorunda kalıyordu. Daha doğrusu, kızlarının iyiliği için sürekli bir şeyler almak zorunda olduklarını sanıyorlardı.
Gözden düşen bir oyuncağın önünde birkaç farklı yol vardı. İyi ihtimal, haftada bir eve temizliğe gelen kadına verilmek üzere, girişteki dolaba kaldırılmaktı. Duyduğuna göre, kadın çalıştığı evlerden topladığı oyuncakları torunlarına götürmekteydi. Muhtemelen gideceği evlerdeki ömrü buradakinden daha uzun olurdu. Diğer bir ihtimal, evin yılda bir kaç kez yapılan büyük temizliğine denk gelmek ve güzelce paketlenerek, ihtiyaç sahibi çocuklara yardım yapan kuruluşlardan birine teslim edilmekti. Bu da yine bir oyuncağın ömrünü uzatan ihtimallerden biriydi. En kötüsü ise genç yaşta direkt çöpü boylamaktı. Üstelik de henüz hiçbir kusuru, defosu yokken.
Oyuncak bebeğin en korktuğu ve anlayamadığı ihtimallerden biriydi bu. İnsanların çöp dedikleri şey, nesnenin durumu ile alakalı bir adlandırma değildi. Aynı eşyaya hatta insana, bulunduğu yere göre farklı farklı isimler veriliyordu. Biraz evvel yatağın üzerinde dururken adı oyuncak bebek olan nesne, biraz sonra mutfaktaki kovanın içine atılsa, adı çöp olacaktı. Halbuki oyuncak aynı oyuncaktı. Bulunduğun yere göre gördüğün muamele bir anda değişiveriyordu. İnsanların bunu başka konularda da yaptığını duymuştu. Yeryüzünde durduğun yere göre farklı isimler alıyordun ve seni sadece seninle aynı isimdeki insanların sevdiğini sanıyordun. Halbuki insan, dünyanın neresine koyarsan koy, aynı insandı. Kendilerine farklı isimler veren insanların yanına gitmek için onlardan izin alman, kağıtlar doldurman, paralar vermen ve minnet duyman gerekiyordu.
Gündelik hayatta da insanlar birbirlerine ünvanlar veriyor, ünvanları geri alıyor, böylece birbirlerine bazen pırlanta, bazen de çöp muamelesi yapıyorlardı. Üstelik yaptıkların yüzünden değil, durduğun yer yüzünden iyi ya da kötü muamele görüyordun. Oyuncak bebek de, çöpten ne kadar uzak kalabilirse, o kadar süre oyuncak bebek olarak kalacaktı. O kutunun içine girdiği gün adı artık çöp olacaktı. Çöpten geri dönmek ise, insanların öteki dünyayı görüp geri dönmesi kadar ufak bir ihtimaldi.
Yolculuk
Bu kocaman şehirde, bir saat gibi tıkır tıkır çalışan en karmaşık sistem nedir desem, ne cevap verirdiniz? Pek ihtimal vermeseniz de, şehrin sokaklarında dolaşan çöpler, en mükemmel işleyen sistemlerden biridir. Her çöp konteynerinin yeri bellidir, her bir kamyonun rotası, saat kaçta hangi sokaktan geçeceği. Hangi mahallenin çöplerinin nerede toplanacağı ve o toplanma noktalarından nerelere gidecekleri. Organik atıkların hangi tesise gidip, gübre mi olacağı yoksa çürütülüp çıkarttıkları metan gazından elektrik mi üretileceği. Yoksa koca fırınlara gönderilip yakılacaklar mı, yoksa toprağın altına gömülecekler mi? Belki de içlerindeki plastikler ayıklanıp, tekrar sanayiye dönecekler ya da metaller eritilip demir çelik fabrikalarına gönderilecekler?
Bunlar gibi pek çok ihtimal, her gün şehrin sokaklarından başlayan bir koşuşturmacanın sonucu olarak planlanır ve uygulanır. Bu şehirdeki her bir insan günde yaklaşık 1 kilogram çöp üretir ve bu çöpler yirmi dört saat geçmeden gitmesi gereken yerlere giderler. Zamanında gitmesi gereken yere gidemeyen çöpler yüzünden koskoca yöneticiler koltuklarından olmuş, iktidarlar değişmiştir. Bu yüzden olsa gerek tıkır tıkır işler şehrin çöp sistemi. Otobüsünden, treninden daha tıkır tıkır işler.
Çöp bebeği alan kamyonun da gideceği yer bellidir. O mahallenin çöpleri, cehennem dedikleri yere, yani kocaman bir çöp yakma tesisine gitmektedir. Zavallı bebeğin çöpe atıldığı mahalle zengin bir muhit olsa idi, çöpler ayrıştırılmak üzere başka bir tesise gidebilirdi. Ama bu fakir mahallenin çöpünden ayrıştırılacak pek değerli bir şey çıkmadığı için, yetkililer çöpleri direkt yakma tesisine göndermekteler, tıpkı planlandığı gibi. Ne on-line alışveriş sitelerinden gelen lüks ambalajlar, ne bozulduğu için çöpe atılan elektronik eşyalar ne de kadınların gardıroplarında görmekten sıkıldıkları kıyafetler. Bu mahallenin çöplerinde bunların hiç birini bulamazsınız. Gerçekten çöp olmayan hiçbir şeyin çöpe atılmadığı kadar fakir bir mahalledir burası. Çöpü bile beş para etmeyenlerin mahallesi. Çöpleri bile kül olmayı hak edenlerin mahallesi.
Çöp bebek, yaklaşık sekiz yüz derece sıcaklıkta bir fırının içinde yanmak üzere, şehrin dışına doğru ilerlemektedir. Şu birkaç saatlik ömründe karşılaştığı ikinci kokuya tam da alışmak üzereyken üstelik. Çöp denen şey bekledikçe daha kötü kokmaktadır ama işin kötüsü bebeğin ömrü, daha araçtaki çöpler çürümeden son bulacaktır. Bebek muhtemelen, gideceği tesisteki fırının sıcaklığını dahi hissedemeden, hayata gözlerini yumacaktır. Kamyonlardan dökülen çöpleri kavrayıp fırına atan vincin kolları, çöpleri o kadar sıkıca tutmaktadır ki, muhtemelen hiçbir canlı buradan sağ çıkamayacaktır. Çıksa bile aynı vinç, çöpleri onlarca metre yüksekten fırının içine attığından, muhtemelen daha fırına düşer düşmez, bebek can verecektir. Belki de daha havadayken alev alıp yanacaktır. Yakma tesisinin daha önce hiç bir bebek misafiri olmadığı için, aslında bebeğin ne zaman öldüğü konusunda kimsenin bir fikri olmayacaktır. Muhtemelen haberi de olmayacaktır. Bu arada aracın, çöp yakma tesisine varmasına sadece bir saat kalmıştır, tıpkı planlandığı gibi.
Planlar bazen bozulur. Bazen öyle bir bozulur ki, planlanmış kaderiniz ya gecikir ya da değişir. Bu da yeni bir plan demektir. Yakma tesisinde bu gece meydana gelen bir teknik arıza da, şehrin bu yakasındaki çöp dağıtım planını bozmuştur. Çöp yakma tesisinin aniden durması üzerine, tesise gelen tüm kamyonlara acilen anons geçilmiş ve tüm gece boyunca tesise çöp alımı yapılamayacağı bildirilmiştir. İşte çöp bebeğin kaderinin geciktiği ya da değiştiği an, bu anons anıdır. Kamyon, daha önce planlanmayan bir kavşağa girmiş ve yönünü yakma tesisinden, şehrin dışındaki bir çöp dökme alanına doğru çevirmiştir. Fırınlardaki arıza giderilene kadar bölgedeki tüm çöpler, eski bir maden ocağı olan açık hava deposuna dökülecektir. Görünen o ki, çöp bebeğin o gece yanmak yerine, birkaç gece daha gökyüzünü seyretme şansı olacaktır.
Maske ile Tablo
Hayat sürprizlerle doludur derler. Neler getirip neler götüreceği bilinmez derler. Her ne kadar bu sözleri insanlar kendi hayatları için söylemiş olsalar da aynısı çöplükteki hayatlar için de geçerlidir. Nasıl ki biz insanların hayatlarını düzenleyen bir tanrı varsa, çöplükteki hayatların tanrısı da; çöp taşıyan kamyonlar, vinçler, kepçeler ve onları kullanan çöplük çalışanlarıdır. Hangi çöpün aylarca gökyüzünü seyredeceğine, hangisinin yerin onlarca metre altında çürüyeceğine, hangilerinin yıllarca dip dibe bir arada kalacaklarına, farkında olmadan işte bu tanrılar karar verirler. Yine bu tanrılar bir zamanlar her nasıl yapmışlarsa, eski bir maske ile replika bir tabloyu çöplükte bir araya getirmişler.
Maske ile tablonun, böyle bir rastlantı ile başlayan hikayeleri uzun yıllar sürmüş. Yıllarca sürmüş çünkü tam da çöplüğün tepeleme dolduğu bir yerde karşılaştıkları için, ne yanlarına bir iş makinası uğramış ne de üzerlerine başka bir çöp boca etmişler. Dolayısı ile kim kime nasıl denk geldi ise; dost, düşman, eş akraba, –bazen hepsi birden– uzun yıllar değişmeden yaşamlarını devam ettirmişler. Çöplükteki bu denk gelmelerin, insanlar tarafında da benzer bir karşılığı varmış ama o tarafta hayat daha kurumsal olduğu için, insanlar kendi birliktelikleri için daha kutsal kelimeler kullanmaktalarmış.
Maske uzunca bir süre kendini şanslı saymış, akarı kokarı olmayan bir tablonun karşısına denk geldiği için. Tablo uzunca bir süre kendini şanslı saymış, kendine gülümseyen bir maskeye denk geldiği için. Ayrıca her ikisi de kendilerini şanslı saymışlar, çöplüğün tepesinde dolanan martıların, leyleklerin, kargaların iştahlarını kabartmadıkları için. Çöplük uzun yıllar o kadar sakin ve durağan kalmış ki, kimse kimseden sıkıldığının farkına bile varmamış.
Maskenin dışı plastik. Beyaz, pürüzsüz ve çöplükte geçen yıllara rağmen hala temiz bir plastik. Karnavallarda, müsamerelerde yüze takılan cinsten. Maske gülüyor, hep gülüyor. Gülmek üzere tasarlanmış zaten. Zamanında kendisinin bir de ağlayan ikizi varmış. Aynı tornadan çıkmışlar ama uzun yıllar olmuş onu görmeyeli. Çöplüğe gelmeden önce, ufak bir kız çocuğu geçirmiş gençlik yıllarını, ufak kız ile birlikte büyümüşler, birlikte eğlenip birlikte ağlamışlar. Evet gülen maskeler de ağlar. Hem de iz bırakır geçmiş gözyaşları.
Maskenin içi kadife. Yumuşak, pufuduk, geçen yıllara rağmen hala kumaşı sağlam. Fakat göz deliklerinin altı tortularla dolmuş. Maskenin içi ağlamış, hep ağlamış. Ufak kızın gözyaşları, kadife kumaşın üzerinde birikip birikip, öbek öbek iz yapmış. Aslında gözyaşı renksizdir, şeffaftır derler ama bir maskenin ardında bu kadar çok ağlanırsa, o yaşlar da kurudukça maskenin bir parçası haline gelirler. Başkalarının çöplük kiri sandıkları o lekeler, genç bir kızın yıllarca sakladığı yaşlarından başka bir şey değilmiş.
Tablo ise rengarenk. En azından çöplükteki en renkli şeylerden biri. Belki de tek rakibi, etraftaki renkli renkli plastik poşetler olsa gerek. Onlar da en az kendisi kadar dayanıklılar, kolay kolay yok olmuyorlar doğada. Öte yandan tablonun her geçen gün rengi soluyor. Güneş, yağmur, toz, toprak derken, belli ki bir gün üzerindeki desenler görünmez olacak. Zamanının moda renklerini ve motiflerini taşıyor üzerinde. Aslında çoktan demode oldu. Birkaç on yıl önceydi, orman içerisinde ufak bir kulübe, minik bir şelale ve belki ahşap bir köprüsü olan replika tabloların popülerliği. İnsanlar olmak istedikleri yere doğru gideceklerine, olmak istedikleri yerin resimlerini duvarlarına asıyorlardı o zamanlar. Herhalde böylesi, yolculuğa çıkmaktan daha zahmetsiz olduğu için. Yerlerinden kıpırdamadan, cenneti ayaklarına getirdiklerini sanıyorlardı. Çöplükteki tablo da bir cennet vaadinden başka bir şey değildi. Tanrının bize sunduğu tüm güzellikleri, olmayan bir evin etrafına serpiştirip, içindeki cenneti vadeden bir tablo. Uzun yılların sonunda, evin reisi tarafından salonun duvarından indirilmiş ve kendini hayatın içerisinde, yani bu çöplükte bulmuştu. Çöplükte karşısında bulduğu güler yüzlü maskeyi etkilemesi çok zor olmamıştı. Ara sıra üzdüğü zamanlar olmuştu maskeyi. Fark etmişti ki, ne olursa olsun kız gülümsemesinden hiçbir şey kaybetmiyor. Belki zamanında bir evin baş köşesinde olmanın alışkanlığı, aynı muameleyi çöplükte göremedikçe öfkelendiği oluyordu. Maskenin ön yüzündeki gülüş yine değişmiyordu. Tanrılar sağ olsunlar, uzun yıllar düzenleri bozulmamıştı. Şehrin en ücrasındaki bir çöplüğün, en ücra köşesinde kurmuşlardı düzenlerini. Gidenin gelenin olmadığı bir köşede. Ta ki bir gün, varlığından bile emin olmadıkları bir çöp tesisi arızalandığı için, koca koca kamyonları yaşadıkları tepeye doru yaklaşırken görene kadar. Tanrılar onları tekrar hatırlamıştı.
Çöplüğe Hoşgeldiniz
Kamyonun her girdiği kasis, her yaptığı fren, bebeği biraz daha çöplerin arasına batırıyordu. Eğer yolculuk birazcık daha uzun sürmüş olsaydı, bebeğin kamyonun dibinde biriken çöp suyunun içinde ölmesi işten bile olmayacaktı. Uzun yıllardır kullanılmadığı için, şoförün çöp döküm sahasını bulması kolay olmamıştı. Tesisteki arıza giderilene kadar buraya birkaç kez gelmesi gerekecekti muhtemelen. Aracın tekerleri altında, yirmi otuz yıllık çöpler vardı. Organik olanları çoktan doğaya karışmış, geri kalanların suyu çekilmiş, zemin sıkılaşmış, geriye de en çok kırık cam parçaları kalmıştı. Metaller bile eriyor, camlara ise bir şey olmuyordu. Aslında amirleri de, zemin çok kötü ise başka yere döküm yapın demişti, lastikleri parçaladıklarında şoförler için fırça yemek kaçınılmaz oluyordu. Ama hazır bu tepeye kadar gelmişken, şoför kamyonun üzerindeki yükü boşaltacaktı. Belki bir sonraki partiyi başka bir bölgeye dökerdi.
Arkadaki bebek ise çöplerin arasında sıkıştığından olsa gerek, uzunca süredir ciyak ciyak ağlamaktaydı. Belki de mama vakti gelmişti. Fakat nasıl ki yolda kamyonun motor gürültüsünden bir şey duymak mümkün olmuyorsa, çöpleri boşaltırken de yine benzer bir gürültü yüzünden bebeğin sesini duyurması mümkün olmamıştı. Henüz şafak vakti olduğundan, bebeği fark edebilecek kadar aydınlık da değildi ortalık. Şoför kamyonunu geri geri yanaştırdıktan sonra, tahliye düğmesine basmış ve birkaç dakika sonra boş kamyon ile şehre geri dönüş yolunu tutmuştu.
Uzunca süredir bir tanrı ile karşılaşmayan çöplük sakinleri, tanrıların gemisi sandıkları kamyondan gelen sesler yüzünden korkudan donakalmışlardı. Onlarca yıldır ne böyle bir gürültü ne de böyle bir depremle karşılaşmışlardı. Evet tüm bu yaşananlar onlar için bir depremdi. Yerin altının üstüne geldiği, gökten yeni çöplerin yağdığı bir deprem. Çöplükteki tüm düzeni alt üst edecek, her şeyi yeniden kurgulamak gerekecek tufan gibi bir şey yaşamışlardı.
Tanrılar çöplüğü terk edip, ortalık sakinlediğinde ise fark ettikleri şey bir bebek ağlamasıydı. Yine şansı yaver giden ve çöp tepesinin en üstünde kalmayı başaran bir bebeğin ağlaması. Bebeğin bu dünyadaki ilk gündüzüydü, doğalı henüz bir gün geçmemişti. Yıldızların yavaş yavaş kaybolmasına, gökyüzünün renginin açılıp maviye dönmesine, ayın ortadan kaybolup, doğudan daha parlak bir şey doğmasına şahit oluyordu. Bu sırada ciyak ciyak ağlamaktan da vazgeçmiyordu. Açtı, susamıştı, altını kirletmişti, daha adını koyamadığı bir sürü şikayeti vardı. Muhtemelen son nefesine kadar ağlamaya devam edecekti.
Çöplüğün tek yeni sakini minik bebek değildi. Kırık bir ayna da, bebeği getiren aynı kamyondan yuvarlanıvermişti. Hem de tam maske ile tablonun arasına düşmüştü. Saplanmıştı desek daha doğru olur, çünkü gerçekten hem fiziken dikine düşüp zemine saplanmış, hem de aslında iki hayatın ortasına saplanmıştı.
Aynanın ömrü şehirdeki güzellik salonlarında geçmişti. Kadınların arasından elden ele dolaşırken, bir gün sakar bir kadının yere düşürmesi sonucu sapı kırılmış ve kendini bu çöplükte buluvermişti. Uzunca yıllar farklı farklı yüzler göre göre, kimin ne görmek istediği konusunda da uzmanlaşmıştı. Bazen kadınlara sırf görmek istediklerini gösterip kendini vazgeçilmez kılar, bazen de sıkıldığı kadınlardan kurtulmak için her şeyi olduğundan daha kötü gösterirdi. Sonuçta ayna pek güvenilecek biri değildi ama ne kadar kızarsan kız, kolay kolay sıkılmayacağın bir karakterdi kendisi. Maske de ayna hakkında hiçbir şey bilmemesine rağmen, sıkıcı olmadığını anlamıştı. Uzun aradan sonra ilk kez tablonun dışında başka bir şey görmüştü karşısında. Üstelik gördüğü şey kendi yüzüydü, kendi gülen yüzü.
Çöplere Neler Oluyor?
Çöpün cehennemi olur mu? Aslında bugüne kadar kimsenin görmediği ama bir şekilde varlığı kulaktan kulağa yayılan bir cehennem. İnsanlar için hazırlanan cehennemden bir farkı olmasa gerek. Var olduğundan emin olduğunuz anda, her şey için çok geç olmuş oluyor, kendinizi içinde buluveriyorsunuz. Fakat bu çöp cehenneminin insanlarınkinden bir farkı var. Cennete ya da cehenneme gitmek için ne yapmanız gerektiğini bilmiyorsunuz, kuralların yazdığı bir kitap yok ortada. Her gün çöp yakma tesisinin civarındaki mahallelerden onlarca kamyon, topladıkları çöpleri bu tesise getiriyorlar. Tesise uzak mahallelerin çöpleri ise başka yerlere gidiyor. Yani sadece doğduğunuz yere göre, yanıp yanmayacağınız belirlenmiş oluyor. Çöpler buna da “kader” adını takmışlar. Çöplerin kaderi insanlardan farklı derken, acaba pek de fark yok mu aslında? İnsanlar da kendi doğdukları topraklardaki herkesin cennete, uzaklarda doğanların da cehenneme gideceklerine inanmıyorlar mıydı?
Belediyenin yapmış olduğu çöp yakma tesisinin amacı, hem çöpleri uzaklara taşıyarak gömmekten kurtulmak, hem de elde edilen enerji sayesinde biraz para kazanmaktı. Geçen yıllar zarfında bir kaç kez yakma tesisine kadar giden kamyonların, teknik sebeplerle çöpü boşaltamadan geri döndüğü olmuştu. Şans eseri yanmaktan kurtulan çöpler de gördüklerini geride kalanlara anlattıkları için, çöp dini denen bir dinin doğmasına vesile olmuşlardı.
Bu inanışa göre, çöp olmakla aslında bu dünyadaki hayat sonlanmıyor, tam tersine yeni hatta belki de daha güzel bir dönemin kapıları açılıyordu. Hayat sonsuz bir döngüydü ve çöpler de bu sonsuz döngünün bir parçası. Gidilmesi en korkulan yer olan yakma tesisinde bile, çöpler tesisin bacasından buhar olup çıkıyor ve atmosfere tekrar geri dönüyorlardı. Bedenlerinin bir kısmı küle dönse de, o küller şehrin uzak bir köşesine götürülüp gömüldüğü için, tekrar toprağa dönmüş oluyorlardı.
Çürümüş bir sebze, tabakta bırakılan yemek, bayatlamış ekmek gibi organik çöpler ise, şanslılarsa belediyenin bir başka tesisinde gübreye dönüyor ve tarlalarda özgürlüklerine kavuşuyorlardı. Ama genelde pek çoğu, diğer çöpler ile birlikte gömülüyor, uzunca bir süre çürümeye devam ediyorlardı.
Kaynağında ayrıştırılma şansı yakalamış ufak bir azınlık ise, örneğin kağıtlar, plastikler ya da camlar, sıfırdan yeni bir hayata başlama şansı yakalıyorlardı. Tıpkı ajan filmlerinde yüz ameliyatı olup yeni bir kimlikle hayata başlayanlar gibi, bunlar da hiç ummadıkları şekillerde tekrar gündelik hayata karışıyorlardı. Sosyalizmin kurucusu bir yazarın kitapları, eskicinin eline düşüp oradan da geri dönüşüme girdiğinde, eskiden üzerinde anti kapitalist söylemler yazan kağıtlar, yazar kasa fişine dönüp, kapitalist ekonomiye geri kazandırılabiliyor örneğin. Ya da uzunca yıllar vibratör olarak sahibine sadakatle hizmet eden plastik bir ürün, geri dönüşüm tesisinden granül plastik hammaddesi olarak çıkıp, kulak temizleme çubuğu üreten bir fabrikaya satılabiliyor. Sonrası malum. Ölümsüzlüğün kimi nerede yakalayacağı belli olmuyor, yeter ki bu ölümsüzlük insanlara para kazandırsın.
Tabi her ne kadar insanların çöpler üzerinde çeşit çeşit planları olsa da çöplerin de kendi hayatlarına ait planları yok değildi. Tıpkı çöp bebeğin kamyonla getirildiği gömü alanındaki organik atıklar gibi. Belki de bebeğin çöp kamyonundan düşerken, bir yerlerine bir şey olmamasının en büyük nedeni, arazinin üzerinin çeşitli otlarla kaplanmış olmasıydı. Çöplüğün organiklerinin inandıkları kutsal kitap, “hiçbir şey ölmez; her şey bir şeye dönüşür” cümlesiyle başlıyordu. Muz kabuğundan, simit susamına kadar ne kadar organik atık varsa, yok olmadan önce tüm yaşam enerjilerini doğaya geri vermek için çalışıyorlardı. İşte bu yüzden çöplüğün üzerinde çeşit çeşit bitkiler büyümüş ve yemyeşil olmuştu. Çöp bebek, birazda bu sayede, yuvarlana yuvarlana bu yeşilliğin üzerine canı yanmadan düşmüştü.
Organik çöplerle hiç anlaşamayan ve yüzyıllardır rekabet halinde olan cam parçaları ise, hiç çalışmasalar bile, tanrının bir lütfu olarak yüzlerce yıl sapasağlam hayatta kalıyorlardı. Bu yüzden de kendilerini çöplüğün gerçek sahibi olarak görüyorlardı. Bir gün her şey çürüyüp yok olacak, geriye sadece cam kırıkları kalacaktı. Her nedense, içinde sadece kendilerinin olduğu bir çöplüğün ideal bir çöplük olacağını düşünüyorlardı. Çöplükten kurtulmak yerine, çöplüğü ele geçirmekti hedefleri, çünkü çöplükte olduklarını bile unutturmuştu, aralarındaki rekabet. Eğer organik çöplerin büyüttüğü uzun yeşil otlar olmasaydı, çöp bebeğin bir cam parçası tarafından zarar görmesi işten bile değildi.
Uzun yıllardan sonra sahaya gelen çöp kamyonu, en çok camların lideri olan ampulü ürkütmüştü. Yer sallanmaya başladığında, kırılmayan ampul efsanesinin sonuna geldiğini düşündü. Kamyonun tekeri altında kalmaktan birkaç metre farkla kurtulmuştu. Kamyondan pek çok yeni çöp dökülmüştü. Yeni çöple karşılaşmayalı uzunca zaman olmuştu. İlk dikkatini çeken şey, yemek atıklarının eskiye göre çok az olduğuydu. Demek ki organikler, bu yeni gelen kamyon sayesinde çok fazla güçlenemeyecekler diye düşündü. Bilmediği şey, şehirde artan fakirlik yüzünden, çöpe atılan yemeklerin, israf edilen meyve sebzenin iyice azaldığıydı. Artık semtlerdeki pazar yerlerinden akşam çöp toplamak gerekmiyordu. Varoşlardan gelen insanlar, tıpkı çöpçüler gibi yerlerdeki sebzeleri topluyorlar, içlerinden akşam yemeği çıkartmak umuduyla evlerine götürüyorlardı. Evlerde de israf neredeyse sıfıra inmiş, satın alınan her ürün mutlaka değerlendirilir olmuştu. Dolayısı ile çöp kamyonlarının da taşıdığı organikler iyice azalmıştı.
Fakat ampulü rahatsız eden farklı bir şey vardı bu sevkiyatta. Organiklerden daha organik, daha canlı, daha gürültülü bir şey. Zamanında henüz çöp değilken, ömrünü bu insanları aydınlatmaya adamıştı. Hatta tam da böyle ufak bir bebeğin odasını aydınlatan bir ampuldü. Sonra bir gün, hala sağlam olduğu halde, sırf kendisinden daha ekonomik bir model çıktığı için, yerinden sökülüp çöpe atılmıştı. Gelişen teknolojinin kurbanı olmuştu. En büyük şansı, kendisini yerine gelen ampulün kutusuna koyarak çöpe atmalarıydı. Böylece çöplüğe gelene kadar kırılmamış, sağlam kalmıştı. Aradan geçen yıllar, yağan yağmurlar, esen rüzgarlar üzerindeki karton kutuyu parçalayıp attığında da, çöplüğün liderliğine soyunmuş ve bugünlere gelmişti. Şimdi karşısında gördüğü bu bebek, tıpkı yıllar önce aydınlattığı bebek gibi masum ve korumasızdı. Ama o da bir organik sayılırdı.
Tespih
Çöplüğün yeni misafirleri sadece bebek ve maske değildi. Sayısını kesin olarak bilmemekle birlikte, aşkının peşine düşen tespihin boncuklarından yarıdan çoğu aynı kamyonla çöp döküm alanına ulaşmıştı. Tespih, bir daha tespih olamamayı göze alarak, kendini önce kentin sokaklarına saçmış, sonra da parçalarını şehrin dört bir yanına göndermişti. Tek bir parçası bile aşkı ile temas edebilse, kendini kavuşmuş ve tamamlanmış hissedecekti. Halbuki bilmiyordu ki, aşık olduğu ayakkabılar, şehrin çöplüklerinde değil, çöplükleri karıştıran birilerinin ayaklarında hayatlarına devam ediyordu. Ama sevdiğine kavuşamasa da tespih artık tespih değildi. İnsanlar da sevdiklerine kavuşunca değil, çok daha öncesinde; sevmeyi keşfettikleri anda dönüşmeye başlıyorlardı. Önce parçalara bölünüyor, her bir parçasını hayatın peşinden koşturuyor, sonra elinde kalan parçaları birleştirerek tekrar bir bütün olmaya çalışıyorlardı. Aşık olunanlar ise bu süreçlere biraz vesile oluyorlardı, asıl olan aşık olanların yaşadığı hayatlardı.
İşte tam da bu yüzden hikayenin kahramanlarından biri de tespih taneleriydi. Kavuşamasa da, tekrar tespih olamasa da, ona da bir yer vardı bebekli macerada. Şehri arşınlayan ayakkabılar, vesile olmuşlardı tespihin yeni hayatına.
Çöplük tehlikelerle doludur, özellikle birkaç günlük savunmasız bir bebek için. Bebeğin çöplüğe kadar sağ salim ulaşması nasıl büyük bir mucize ise, orada birkaç saat hayatta kalabilmesi ise daha büyük bir mucizedir. Özellikle havada uçuşan ve karnını buradaki atıklarla doyuran, vahşileşmiş kuşların olduğu bir ortamda. Evinizin önündeki sokakta size gayet sempatik gelen martı, leylek hatta karga gibi kuşlar, çöp döküm alanlarının üzerinde birer vahşi yaratığa dönüşmektedirler. Rekabetin yoğun, beslenme imkanlarının kısıtlı olduğu bu alanlardaki kuşlar her türlü çöple beslene beslene, gittikçe saldırganlaşarak, insanlar için de tehlike oluşturmaktadırlar. Çöp bebeğin buradaki ilk sınavı, işte bu vahşi kuşlarla olacaktır.
Martılar ne kadar da gürültülü kuşlar. Çok sosyal oldukları için kalabalık sürüler halinde takılıyorlar. Biri nereye, ötekiler oraya. Hele ki biri bir yiyecek bulsun, hepsi aynı yere üşüşüyor, aralarında kavga da eksik olmuyor. Onları uzaktan seyreden leylekler ise, sanki çöplüğün misafiriymiş gibi sessiz sakin kendi aralarında takılıyorlar. Çöplüğe düşmüş ufak bir bebek, buradaki kuşların hepsi için cazip bir sabah kahvaltısı olabilir ama esas tehlike, fırsatçı martılar gibi görünüyor. Her sabah grup halinde çöplüğün üzerinde tura çıkan martıların, aşağıda kıpırdanan bebeği görmemesi mümkün değil. Kendilerine has çığlıkları ile bebeğe doğru süzülerek, avlarının nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışacaklar.
Adam bir tespih satın almaya karar verdiğinde, ilk iş kapalıçarşıdaki bedestanlara gitmişti. Satıcı o kadar çok çeşit koymuştu ki tezgahın üzerine. Değişik renkler, kıymetli taşlar, özel kesim bilyeler, kimisi ikinci el nadir modeller. Dikkatini çeken bir tanesi, iri taneleri olan, satıcının dediğine göre kullandıkça yüzeyi parlaklaşan, sonrasında adını unuttuğu bir taş çeşidiydi. Gerçekten de uzun yıllar boyunca, kullandıkça yüzeyi parlak bir hal almıştı. Işığı gördüğünde o kadar parlardı ki, sorsalar tespihinin rengi nedir diye, kendi bile bilmezdi. Tek bildiği parlak ve nadir bir tespihi olduğuydu. Hatta zamanla fark etmişti ki, ne zaman bir arkadaşı tespihini istese, biraz elinde çevirse, parlaklığı gitmekteydi. Tekrar eski haline gelmesi için adamın günlerce temas etmesi gerekiyordu tespihine. Tespih kendini şehrin en kalabalık meydanında otuz üç parçaya böldüğünde, parlaklığının da zirvesindeydi. Kim bilirdi ki, bu göz alıcı parlaklık, bir insan canı kurtarsın.
Önce en önden giden martının gözünü almıştı parlaklık. Tam da güneşin, bir sabah bulutunun içinden çıktığı bir andı. Kaç tane idi, kimse bilmiyor. Ama tam da bebeğe birkaç metre yaklaşmışken, sağından solundan gelen parlamalar gözünü almıştı kuşun. Kuş seslerinden ürken bebeğin ağlaması da martıyı tedirgin etmişti. Sürünün en atak üyesiydi. O durdu mu, diğerleri de bir adım geride dururlardı. Güneş berraklaştıkça, sayısını bilmediği kadar ışık da martının gözlerini rahatsız etmekteydi. Çok aç olsa, belki biraz risk alır, tespih tanelerine yaklaşır, ne olduklarını anlamaya çalışırdı. Ama çöp sahasının üzerinden o kadar taze yiyecek kokuları geliyordu ki, bu tehlikeli parlak cisimler ve ortasındaki minik canlı ile uğraşmaya hiç gerek yoktu. Gerçekten de yıllar sonra ilk kez gelen kamyonlar, çok miktarda taze organik çöp getirmişlerdi alana ve bu da bebeğe biraz daha hayatta kalma şansı vermişti.
İşte o an, tespih tekrar kendini tespih gibi hissetmişti. Dağılmasının da tekrar toparlanmasının da bir hikmeti olduğunu düşündü. İnsanlar kendisini beğensin diye parladığını düşünürdü hep. Parlaklığının bir can kurtaracağı hiç aklına gelmemişti. Çöplüğün bir numaralı kahramanıydı kendisi. Çöplüğün en minik kahramanı.
Göt Bezi
Güneş yükselmekte. Bebeğin çöplükteki ilk günü. Aynı zamanda son günü de sayılabilir. Öğlen vakti yaklaştıkça hava daha da ısınıyor. Güneş biraz daha yükselmekte. Bu kadar güneş ışığına maruz kalan bir bebek, aç susuz kaç gün hayatta kalır? Bazen afet haberlerinde okursunuz, günlerce aç susuz enkaz altında kalan bebeklerin kurtulduğunu, mucize çocukları televizyonlarda seyredip duygulanırsınız. Kimse ölenlerin haberlerini bu kadar coşkulu yapmaz, mucizelerdir bir haberi okunur yapıp popüler kılan. Onun için aslında kimse bilemez, çöp bebeğin bu şartlarda daha ne kadar ömrünün kaldığını. Belki saatler, belki de bir kaç gün daha. Ama güneş tepede, çöplük sıcak, bunaltıcı. Arada esen rüzgar olmasa, nefes almak iyice zorlaşacak. Bebeğin yanakları ve burnu ve de biraz alnı şimdiden kızardı. Bebekler ilk günlerde göremez derler. Sadece ışığı karanlıktan ayırt ederlermiş. Ayırt ettikleri ışık da, bir ampul, camdan gelen bir aydınlık, televizyonun ya da ufak bir el fenerinin ışığı olsa gerek. Hiçbir bebeğin, çöp bebeğimiz gibi güneşin altına bırakılarak böylesine bir araştırma yapıldığını sanmıyorum.
Bebeğin acısı sadece gözlerinin güneşe maruz kalmasından değildi. Göz kapaklarını zaten kapatmıştı ama gözünün içine içine turuncu ve sıcak bir şeyler sokmaktaydılar sanki. Aslında bebek ne turuncuyu bilirdi ne de sıcağı. Acı çekmekteydi sözün kısacası. Üstelik sadece gözleri değil, yüzünün her tarafı acımaktaydı. Eğer bir doktor görseydi bu halini, bilmem kaçıncı derece yanık derdi, kim bilir tedavi etmek için neler yapardı. Ama bırakın tedaviyi, güneşin acımasız ışıkları ile bebeğin incecik teni arasına girebilecek hiçbir şey yoktu civarda.
Günümüzden yaklaşık altmış yıl öncesinde, 68 gençliğinin tüm dünyada ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda, ülkede pek çok şey değişmekte ya da en azından değişecek gibi görünmekteyse de, insanlığın belki de en işlevsel icatlarından biri, evlerimizde hükümranlığını sürdürmekteydi. Dışarıdan bakıldığında, örneğin eski siyah beyaz fotolarda bizim ana babalarımız ile dünyanın pek çok medeni ülkesindeki ana babalar -ki o zaman henüz ana baba değillerdi- birbirlerine her ne kadar çok benzeseler de, aynı gözlükleri, aynı kıyafetleri giyip aynı sloganları atsalar da aralarında bugüne kadar hiç gündeme gelmeyen önemli bir fark vardı, göt bezi farkı.
Göt bezi 1970’lere kadar ülkenin tüm evlerinde, hatta iki binli yıllara gelindiğinde bile evlerimizin en az yarısında kullanılıyordu. Evet, aile albümündeki fotoğraflarında Clark Gable gibi çıkan babamın da kendisine ait bir göt bezi vardı. Muhtemelen dedemim ve babaannemin de farklı renk ve desenlerdeki bezleri, “evin en küçük odasında” bir ipe asılı vaziyette kurumayı bekliyorlardı. Aile albümündeki tüm siyah beyaz fotoğraflardaki insanların bir göt bezi vardı demek ki. Ailenin büyükleri ile hiç konuşmadığım bir konuydu bu.
Altmışlı yıllarda ülkemizi ziyarete gelen yabancı bir ticari heyetin, kaldıkları otelde tuvalet kağıdı bulamamaları ile başlayan devlet krizi, sanayi bakanının emri ile koskoca SEKA fabrikasında acilen üretim yapılması ile son bulmuştu. Çünkü tuvalet kağıdının bulunamadığı yer sadece yabancı heyetin kaldığı otel değil, ülkenin tamamı idi. Çeyizlerin ayrılmaz parçası olan “taharet bezleri”, kenarlarına işlenen oyaları, üzerlerindeki otantik desenleri ile batı medeniyetine en az yüz sene meydan okumuştu. Yetmişli yıllarda ise ülkenin medenileşme hamlelerine, özel sektörün ilk tuvalet kağıdı üretimi eklenmişti. Demek ki bu topraklarda siyah beyaz fotoğrafı olan herkesin bir göt bezi vardı.
Çöplükteki bir tuvalet kağıdı, bebeğin hayatını kurtaramazdı. Rüzgarlı günlerde havada pek çok kağıt parçası uçuşurdu ama muhtemelen herhangi biri bebeğin yüzüne denk gelse, ya boğulmasına ya da mikrop kapmasına neden olurdu. Göt bezi ise çöpe atıldığı gün, bilinmeyen bir nedenle gayet temiz haldeydi. Aslında zaten bu bezler kurulama amaçlı kullanıldıkları için, temizliğine önem veren insanlar tarafından kullanıldıklarında, isimlerine zıt şekilde gayet hijyenik olabiliyorlardı.
Güneş iyice yükselmiş, çöplük iyice ısınmıştı. Bebeğin canı yanıyordu, ağlamaları tüm çöplükten duyulabiliyordu. Eğer kamyonlar alana çöp getirmeye devam etselerdi, muhtemelen bir şoför bu çığlıkları duyar ve çöp bebeği kurtarırdı. Fakat şanssızlık işte, atık yakma tesisindeki arıza giderilmiş ve şehrin bu civardaki kamyonları artık tesise yönlendirilmişti. İkinci bir arızaya kadar buralara pek giden gelen olmazdı. Çöplük şehrin kuzeyindeydi. Poyrazın ne zaman eseceği belli olmazdı. Yağmurlu günlerde, rüzgar ne kadar eserse essin, göt bezi ıslanıp ağırlaştığından kesinlikle yerinden kıpırdamazdı. Güneşli günlerde ise bazen sert bir rüzgar bezi alıp birkaç metre öteye götürebilirdi. Belki de bez istediği zaman uçuyor, istediği zaman yere tutunuyordu. Rüzgar da tüm bu olanlara vesile oluyordu, kim bilir?
Bez, kamyonların geldiği gece saatlerinden beri aslından bebeğin birkaç metre uzağındaydı. Yıllar önce, sahibinin maharetli elleri tarafından örülürken, ilk başta evin yeni misafiri için hazırlandığını sandı. Evin hanımının tatlı mı tatlı bir torunu olmuştu. Aslında çarşıdan fazlaca yün aldığı doğruydu, hepsi de taharet bezi ile aynı marka ve kalitedeydi. Bu yünler ile de bebeğe pek çok kıyafet örmüştü evin hanımı. Bu yüzden doğal olarak da, bezin beklentisi ömrünü bir bebeğin tenine temas ederek sürdürmekti. Fakat geriye kalan yünler o kadar azdı ki, evin hanımı bu kadarcık yün ile el kadar bir göt bezi örmeye karar vermişti. Kendini bebek odasına hazırlayan bezimizin ömrü, evin tuvaletinde geçmişti.
Şimdi yıllar sonra ilk defa bir bebeğe bu kadar yakındı. Gece farkına varmamıştı ama vakit öğleni bulduğunda bebeğe bir faydasının olabileceğini anlamıştı. Bir kumaş kadar sıkı dokunmadığı için ya da bir kağıt kadar sert olmadığı için, bebeğin yanına kadar gidebilirse, nefes almasını engellemeden yüzünü güneşten koruyabilirdi. Hayat kurtarır mı bilinmez ama en azından bebeğin güneşle temasını keserse, biraz rahat ettirebilirdi. O mu poyrazı çağırdı yoksa poyraz mı bebeği fark etti bilmiyoruz ama sadece birkaç saniye süren sert bir rüzgar sayesinde göt bezi yerden havalandı, hatta bir an etrafa bakar gibi havada asılı kaldı ve çığlık çığlığa ağlayan bebeğin suratına yumuşak bir iniş yaptı.
Artık bebeğin gözüne gözüne giren sert güneş ışıkları kesilmişti. Bebeğin ağlaması hemen bitmedi ama zamanla iyice azaldı ve yerini mırıldanmaya bıraktı. Çöplükte bu olaya şahit olanlar, uzun yıllar boyunca göt bezinin doğaüstü yetenekleri olduğuna inandılar. Bez ise ikinci kez hayatının en mutlu gününü yaşıyordu. Göt yalamaktan kurtulup bu çöplüğe geldiğinde, çöplüğün cennet olduğunu sanmıştı. Çünkü içinde göt olmayan tek yer bu çöplüktü onun için. Buranın en mutlu üyesi kendisiydi yıllarca. Şimdi ise yıllarca hasretini çektiği bir bebeğe temas etmiş ve hatta ona faydalı olabilmişti. Çöplüğün iki numaralı kahramanıydı kendisi. Çöplüğün belki de en hijyenik kahramanı.
Davetsiz Misafir: Ayna
Tablonun üzeri, tıpkı zamane benzerleri gibi sevimli ahşap evler, parlak parlak nehirler, yemyeşil ağaçlar ve benzeri güzelliklerle dolu olsa da, bir şey vardı ki burada bulmak mümkün değildi. Her nedense cennet tasvirli manzara tablolarının çoğunda bir insan figürü görmek imkansızdı. Resimlerden mutluluk akarken, bu mutluluğun kimlere ait olduğu belli değildi. Herhalde test sorularındaki boşlukları doldurur gibi, ressam da insanlar tablolara kendilerini koysunlar, mutluluğu öyle hayal etsinler istemişti. Ya da belki mutluluk için ne gerekir sorusuna, güzel bir ev, tüten bir baca, ağaç gölgesi ve tahtadan bir köprü yeterlidir diyerek, cevabın içine insan evladını eklemeyi unutmuşlardı.
Tabloda insan hariç, insan ne istiyorsa vardı. Maske de bu tuhaflığı uzun yıllar boyunca fark etmemişti. Karşısındaki manzarada ne istiyorsa vardı. Ya da yıllar boyu gördükçe, istediğini sandığı şeyler. Tıpkı şimdiki genç çiftlerin, eş dost alıp hediye etsin diye hazırladıkları çeyiz listeleri gibi. Listenin içerisinde her bir şey olurdu belki ama bu parçaların en pahalısı bile çiftlerin ayaklarını mutluluktan bir santim bile yerden kesmezdi. Çeyiz listelerinde de insan yoktu, çöplüğün en renkli sakini olan tablonun üzerinde de.
Aynanın yapılış amacı ise, tablonun tam tersiydi. İnsan göstermekten, hatta insanı insana, insanı kendine göstermekten başka bir işe yaramazdı. Üzerinde insanı mutluluğa teşvik edecek hiçbir ilave desen, manzara, hayal ürünü ya da yeryüzü parçası olmadığından, sadece kendi ile mutlu olabilen insanları mutlu edebilirdi. Tablo ile aynanın karşılaşması ve maskenin bu ana şahit olması, çöplük tarihine, insansız cennet ile insanlı gerçeğin karşılaşması olarak yazılmıştı.
Maske uzun yıllar sonra ilk kez kendi yüzünü görmüştü. Unutmuştu kendi rengini. Aslında güldüğünü bile unutmuştu. Teninin hala pürüzsüz olduğunu fark etmiş, gözlerinde biriken yaşlara rağmen kendini güzel bulmuştu. Bugüne kadar kendini göremediğinden, karşısındaki tablonun anlattığı kadar güzeldi. Tablonun gördüğü kadar güzeldi. Tablonun deseninde kendine uygun bir köşe bulup, tüm hayallerini resmin o köşesinde yaşadığından, aslında çöplükte olduğunu, bu yeni gelen ayna sayesinde fark etmişti. Üstelik ayna, maskenin kadim eşi tablo ile arasına girdiğinden, artık tablonun üzerindeki bazı desenleri göremiyordu. Tablo da bu durumdan hiç memnun değildi ama çöplükteki hayat kimsenin kontrolünde olmadığından zamanın neleri düzeltip neleri daha da bozacağı belirsizdi. Ama şurası kesindi ki, hayatından memnun olan çöpler için her değişim bir tehlikeydi. Çöpler o kadar insanlara benziyordu ki, çöplükteyken bile kendilerine konfor alanı yaratıp durumlarına şükredebiliyorlardı. Yeter ki içinde bulundukları çöplük, alıştıkları çöplükleri olsun.
Aynanın kimlerle eşleşeceği, hiçbir zaman kendi tercihi olmamıştı. Bir kadının onu sahiplenmesi, mutlu olması için her zaman yeterli olmuştu. Kendisine itina gösterildiği sürece kadınları üzmemeye, onları olduğundan güzel göstermeye çalışırdı. Her ne kadar elde taşınan saplı bir makyaj aynası olsa da, tek görevi kadınlara kendi yüzlerini göstermek değildi. Kadınlara her türlü bakımlarında yardım eder, kendileri ile ilgili her türlü meraklarını giderirdi. Hafızası olan bir aynaydı, kadınlar ona bakarken, o da kadınlara bakar ve görüntülerini kaydederdi. Ne zaman yalnız kalsa, yüz yüze geldiği bu kadınları aklına getirir, birbirleri ile karşılaştırırdı. Güzellik salonunun müdavim müşterileri vardı. Bazısının birkaç ayda kırışıp yaşlandığını, bazısının da birden bire renklenip güzelleştiğini görür, daha sonra kulak kabarttığı kuaför müşteri diyalogları ile kadınların başlarına gelen şeyleri örtüştürürdü. En çok karşılaştığı durumlardan biri, bir erkek tarafından sevilip, mutluluktan güzelleşmeye başlayan kadınlardı. Bunun tam tersi de sıklıkla yaşanıyordu. Terk edilmiş kadınların ilk durağı güzellik salonları oluyordu. Mutsuzluğun da kadınları ne kadar yaşlandırdığına, bir ayna olarak şahit olmuştu. Yine kulak kabarttığı dedikodulardan duyduğu kadarı ile, olayların erkek tarafları da tıpkı kadınlar gibi üzgün, çökmüş ve mutsuz oluyorlardı ama ayna kendi gözü ile görmeden hemcinslerinin duygularına pek güvenmezdi.
Sevilen kadınların güzelliğine ve mutluluğuna bu yakar yakından şahit olan aynanın gözünde en büyük ve kalıcı değişim ise seven kadınlarda oluyordu. Ona göre kadınlar üçe ayrılıyordu, sevenler, sevilenler ve şanssızlar. Aynı anda hem sevip hem de sevilen bir kadına denk gelmediği için, dördüncü bir alternatiften haberi yoktu.
Seven kadınlar, her ne kadar bir süre sonra sevilmediklerini ya da artık sevilmediklerini anlasalar da, kalplerinin bir köşesine kazınan mutluluk hiç silinmiyordu. Başkasından gelen sevgiyi, yine başkası alıp götürebiliyordu ama kendi içlerinden çıkan şeye, istedikleri kadar sahip çıkabiliyorlardı. Sevginin sahibi olan kadınların daha güçlü olduğunu fark etmişti. Aynaya bakışlarında bile mutluluk ve hüznün ahenkli birlikteliği vardı. Bu kadınlar önce kendileri sever, sonra sevilmeye ihtiyaç duyarlardı.
Ayna birkaç saattir, karşısında duran maskeyi seyretmekteydi. Karşısındakini bir bakışta tanıyacak kadar kadın tecrübesi vardı. Fakat maskedeki bir tuhaflık, onun hakkında fikir sahibi olmasını engelliyordu. Tuhaflığın ne olduğunu anlaması uzun sürmedi. Gözleri yoktu maskenin. Halbuki ayna ilk önce gözlerine bakardı kadınların. Göz deliklerinin içindeki boşluk, sanki maskenin arkasındaki koca bir karanlığa işaret ediyordu. Kendisine bakıp bakmadığından bile emin değildi. Kim bilir arkasındaki tablo ile ne kadar uzun zamandır karşı karşıya kalmışlardı. Ayna, çöplükteki birlikteliklerle ilgili pek çok hikâye duymuştu. Kaderin bir araya getirdiği pek çok çöp parçası, birbirlerine alıştıktan sonra ikişer ikişer hayatlarını birleştirir, kutsal aile kurumunu oluştururmuş. Önce birbirlerini sevdiklerine ikna eder, sonra da aslında her şeyi hür iradeleri ile gerçekleştirdiklerine kendilerini ikna ederlermiş. Bir çöpçünün, bir süpürgenin ya da bir rüzgarın bir araya getirip, birbirini sevmek zorunda bıraktıkları bu çöpleri teselli etmenin tek yolu, onları kendi hayatlarının efendisi olduklarına inandırmakmış.
Kutsal bir kurumun arasına düştüğünü fark eden ama yapacak hiçbir şeyi olmayan aynanın, karşısındaki maskeyi izlemekten ve maskeye de kendini izlettirmekten başka çaresi yoktu.
Organikler
Eskiden şehrin çöpleri burada değildi. Şimdi üzerinde devasa sitelerin yükseldiği, artık şehir içi sayılan bir bölgede kalan bu popüler mahalle, yıllarca şehrin çöplerine ev sahipliği yapmıştı. Ta ki o büyük patlamaya kadar. Bundan yaklaşık otuz yıl önce çöp döküm alanında öyle bir patlama olmuştu ki, onlarca insan hayatını kaybetmiş, yüzlercesi çöplerin altından yaralı olarak kurtarılmıştı. Tabi akla gelen ilk soru, o kadar insanın çöplükte ne aradığıydı?
Çöpünden uzaklaşmak, hatta ivedilikle uzaklaşmak muhtemelen biraz da zenginlikle alakalı olsa gerek. Fakirler her zaman çöplerine yakın olmuşlardır. Lüks sitelerde kapınızın önüne koyduğunuz ya da çöp boşluğundan aşağı bıraktığınız çöpünüzle bir daha kolay kolay muhatap olmazsınız. Ne kirli görüntüsüyle ne de leş kokusuyla. Çöplerin toplanma sıklığı bile mahalleden mahalleye değişir. Fakir mahallelerin sokaklarındaki çöp konteynerleri altlarından çöp suyu akıtıp kaldırımları kirletirken, zengin mahallerinde ya bir minik kulübe yapılmıştır onlar için ya da yerin altına alınmıştır ki, yoldan geçerken gözleriniz ve burnunuz rahatsız olmasın. Zaten zenginlerin çöpleri, fakirlerinki kadar sulu da olmaz, içlerinde pek çok kıymetli atık barındırır.
Çöplük bölgesine önce insanlar mı gelmişti yoksa çöpler mi, hiç kimse hatırlamıyor. Ama şehir büyüdükçe hem çöplük hem de gecekondu mahallesi büyümüş ve yıllar geçtikçe birbirlerine yakınlaşmışlardı. Şehre yeni gelen insanlar, bedava arsa bulmanın mutluluğu ile çöp kokusuna aldırmamayı öğrenmişlerdi. Çöpler de bu durumdan memnunlardı. Çevredeki çoluk çocuk sesleri, gecekondulardan dağılan yemek kokuları ve geceleri etrafı aydınlatan mahalle ışıkları, çöplüğün sakinlerini de mutlu ediyordu. Hatta belediye bu varoş mahallenin çöplerini toplamadığı için herkes kendi çöpünü kendi gidip çöplüğe bırakmaktaydı. Bu da çöp sahasını gayet hareketli ve sosyal bir alan yapıyordu.
Bu durumdan memnun olmayan tek grup, organiklerdi. Çünkü gerçek anlamda nefes alan yani yaşayan tek çöp grubu bu organik atıklardı. Uzun yıllar hoyratça üst üste yığılmaktan, organiklerin çıkarttıkları gazlar yerin altında iyice birikmiş ve yüksek basınç oluşturmaya başlamıştı. Fakat bu durum çöplüğün efendileri olan insanların pek de umurunda değildi. Ne de olsa çöplerin isyan ettikleri bugüne kadar görülmüş şey değildi. Şehirdeki insanların tek derdi, çöpleri mümkün olduğunca üst üste yığarak bir an önce onlardan kurtulmaktı.
Patlamanın olduğu sabah, ilk hangi çöpün çıkarttığı gaz, isyanın fitilini ateşlemişti, bilinmiyor. Organikler zaten her zaman çöplüğün muhalifleri olmuşlardı. Yumuşak dokuları nedeni ile bazen çöplüğün kaymasına sebep olur, bazen güneşin altında ısındıkça yaydıkları kokuyu rüzgârın yardımı ile şehrin merkezine gönderir, bazen de çürüyerek ürettikleri metan gazı yüzünden, çöplükte ufak tefek yangınlara sebep olurlardı. Fakat bugüne kadar hiç kimse organiklerden böyle büyük bir tepki beklememişti. Çünkü o güne hiçbir insan evladı, yerin altında doğup büyüyen muhalefetin ne durumda olduğunu merak etmemişti. Organik muhalefet tüm üyeleri ile birlikte aynı anda harekete geçip, büyük patlamayı gerçekleştirdiğinde, üzerlerine istiflenen binlerce ton çöpü havaya fırlatmıştı. Ve maalesef hemen yanlarındaki gecekondularda yaşayan yüzlerce insan bu çöplerin altında kalmıştı. Aslında tek istedikleri biraz insanca muamele görmek, kendilerini sıkıştıran gazdan kurtulabilmek için çöplüğün tanrılarına seslerini duyurabilmekti. Fakat başlattıkları zincirleme reaksiyonun böyle vahim sonuçları olabileceğini kendileri de tahmin edememişti. O günden sonra şehirde çöplere dair her şey farklı oldu. Organik muhalefet çöplüğün en önemli figürü olmuş; cam, plastik, metal gibi atıklara karşı ilk zaferini elde etmişti.
Drone
Talihsiz patlamanın üzerinden otuz yıl geçmiştir ve günlerden bugündür. Artık teknoloji hayatın her alanında, çöplüklerde bile yeni nesil hava araçları, dronlar kullanılıyor. Neden mi? Yıllar önceki gaz patlamasından ders alan mühendisler, her hafta en az bir gün çöplüğün üzerinde dron uçuruyorlar. Üzerlerinde termal kameralar bulunan, saatlerce havada kalabilen, AVM lerdeki teknoloji mağazalarında bulmanın mümkün olmadığı özellikte dronlar bunlar. Bir yandan çöplüğün üzerinde uçarken bir yandan da zeminde bir sıcaklık artışı var mı kontrol ediyorlar. Eğer toprağın altında bir gaz sıkışması varsa, yani çöplük dili ile “organikler isyan hazırlığındaysa”, çöplerin çıkarttığı gaz sıcak olduğu için havadaki termal kameralar sıcak bölgeyi tespit ediyor ve patlama olmadan ekipler müdahale ediyorlar. Gündelik hayatta kullandığımız “gazını almak” deyiminin en güzel uyduğu yer burası olsa gerek.
Çöplüğün tepeden çekilen görüntüleri genelde mavi renklerdedir. Özellikle geceleri hava da serinlediğinden renkler termal kamerada daha koyu görünür. Sıcaklık arttıkça renkler de ısınır, kırmızıya sarıya doğru döner. Bu görüntüleme çalışmalarında en ufak bir renk değişimi bile önemlidir çünkü sıkışan gazlar ufacık bir yarıktan dışarı çıkıyor olabilir ve zamanında yakalanmazsa tekrar bir facia yaşanabilir.
Drone bu gece otomatik modda uçacak ve tüm sahanın sıcaklık haritasını çıkartacak. Sabah gelen teknik ekip ise tüm görüntüleri kontrol ederek sahadaki personele haber verecek. Dronun üzerinde bir de tiz sesler çıkartan hoparlörler var. Civardaki kuşların rahatsız olup kaçmaları için tasarlanmış. Çöplerin üzerinde pinekleyen kuşlar, vücut ısılarından ötürü haritada sıcak göründükleri için sahayı kontrole giden ekibi yanıltabiliyor, gaz sızıntısı aradıkları yerde çöpleri didikleyen kuşlarla karşılaşabiliyorlar.
Çöp bebeğin üçüncü kahramanı da bu gürültülü drone olmuştu. Meraklı kuşlar hava karardığında tekrar çöplerin üzerinde yatan bu tanımadıkları canlının etrafına toplaşmışlardı. Bebeğin gerek açlık gerekse pislikten kaynaklı ağlamaları kuşları ürkütse de bebek her sustuğunda yanına biraz daha yaklaşıyorlardı. Hatta bir martı bebeği birkaç kez gagalamaya bile cesaret etmişti ama canı yanan bebeğin attığı çığlıklar kuşu korkutup uzaklaştırmıştı. Canını kurtarmak için bütün gece ağlayacak hali yoktu bebeğin. Arada uykuya dalıyor, sonra ara ara uyanıp tekrar ağlıyordu ama açlık ve susuzluk bebeği iyice halsiz düşürmüştü. Etrafına biriken kuşların sayısı da artmıştı bu arada.
Dronun çıkarttığı sesi ilk martılar duymuştu. İyi ki de öyle olmuştu, çünkü martılar çöplükteki kuşlar içerisinde en saldırgan olanlarıydı ve dron sesini duyana kadar çöp bebeği bayağı hırpalamışlardı. Martılar uzaklaştıktan sonra sıra leyleklere gelmişti. Gerçi leylekler daha sakin kuşlardı ama çöp sahasına uzun yıllardır yeni atık gelmediğinden, aç kalmamak için daha rekabetçi ve saldırgan olmuşlardı. Dronun gürültüsünden ürkmemiş olsalardı, leyleklerin de bebeğe zarar vermeleri muhtemeldi. Dronun çöplük üzerinde tur atması birkaç saat sürüyordu. Her noktadan birkaç kez geçiyor, her bölgenin ısı haritasını çıkartana kadar uçmaya devam ediyordu. Görüntüler sabah gelen ekip tarafından incelenip raporlanacaktı, alet şimdilik sadece fotoğraf ve video çekiyordu. Bebek bu geceyi de sağ salim atlatmıştı ama kahramanının tekrar gelmesi için bir hafta geçmesi gerekiyordu.
Rekabet
Çöplüğün üzeri yemyeşil. En azından çoğu yeri. Buralara çöp dökümü durdurulduğunda, yıllar önce, sahanın üzerine biraz toprak dökmüştü çöplüğün tanrıları. Toprak… Organikler için bulunmaz bir nimetti toprak. Olmasaydı da bir yaşam mücadelesi verirlerdi mutlaka ama toprağın olduğu yerde, hayat vardı organikler için. Uzunca yıllar boyunca hem kendilerini hem de çöplüğü dönüştürdüler. Çürüye çürüye komposta, gübreye döndüler. Sonrasında buldukları ufacık bir tohum, minicik bir kök, etrafı yeşillendirmeleri için yeterliydi. Zamanla otlarla, çalılarla doldu çöplüğün üzeri. Yağmur da yardım etti, rüzgar da. Camlar, plastikler ve diğerleri her geçen gün biraz daha toprağın altında kaldılar. Bazı yerlerde ise doğanın gücü yetmedi toprağı canlandırmaya. Ampulün olduğu tepe işte böyle çorak bir bölgeydi. Tüm çöplüğü kuş bakışı gören bu tepeden yönetiyordu ampul müritlerini.
Camların çoğu yerin altında kalmıştı, çok azı ampulü şahsen görebilmişti. Her ne kadar yerin dibinde en zor şartlarda yaşasalar bile, camları bir arada tutan şey ampulün kulaktan kulağa yayılmış olan vaadiydi. Günün birinde çöplükteki tüm atıklar tarihe karışacaklardı. Ama on yıl ama yüz yıl sonra doğa bağrındaki tüm çöpleri öğütüp, imha edecekti. Camlar ise binlerce yıl yaşayabiliyorlardı. Gün gelecek çöplük sadece camların olacaktı. Buradaki tek sıkıntı çöplüğün organik muhalefetiydi. Bir şekilde dayanışma içerisinde çoğalıyorlar, şekilden şekile giriyor, öyle veya böyle hayatta kalıyorlardı. Dün gece gelen kamyondaki bebeğe de organikler sahip çıkmış, kamyondan yere yuvarlanan bebeği çimlerle kucaklamış, yaralanmasını önlemişlerdi.
Cam topluluğu için organikler tehlike demekti. Her şeyden önce, yerin en dibindeki organik bile bir şekilde diğer arkadaşları ile dayanışma halindeydi. Kırık cam parçalarının ise tekrar bir araya gelmeleri mümkün değildi. Çok şanslı olan bazı arkadaşlarının tekrar hayata döndüğünü duymuşlardı. Yolu çöplük yerine, yollardaki özel cam konteynerleri ile kesişen camlar, sanayi tesislerinde tekrar hayata dönebiliyorlardı. İkinci ve sonsuz bir hayat mümkündü camlar için. Ampulün de müritlerine vaat ettiği tam olarak buydu. Birgün çöplerin tanrıları buraya gelip tüm camları toplayacak ve onları cennete götürerek ikinci bir hayat bahşedecekti. Bu cennete ise sadece camlar olacak, diğer atıklar burada cehennemi yaşamaya devam edeceklerdi. Ampulün bugüne kadar sapasağlam kalmış olması, söylediklerinin inandırıcılığını artırıyordu. Günü geldiğinde etrafa ışık da verecekti. İşte o zaman herkes anlayacaktı çöplüğün efendisinin kim olduğunu.
Mühendisler
Genç mühendis belediyede birkaç sene önce işe girmişti. Eşe dosta karşı hava atmak için kendine “belediye mühendisi” dese de aslında bir çöp mühendisiydi kendisi. Camseverlerin belediyeyi yönettiği bir dönemde işe girmişti ama kendisinin bir cam ya da özellikle bir ampul sempatisi yoktu. En son yapılan belediye seçimlerinde camseverler kaybetmiş, organikseverler kazanmıştı. Yeni gelenler, cam dönemi mühendislerine dokunmamışlardı. Zaten genç mühendisimizin kendisi de bir ampul gibi yaşamamakta, tüm sosyal zamanını organiklerin lüks muhitlerinde geçirmekteydi.
Bu sabah yapması gereken ilk iş, sahadaki organik aktiviteyi kontrol etmekti. Gece boyunca ne kadar fotoğraf ve video çekilmişse, tek tek kontrol edip bir gaz sızıntısı olup olmadığından emin olması gerekiyordu. Geçen gün internette gezinirken, bu tarz gündelik kontrolleri yapay zekaların yapabildiğini okumuş, tedirgin olmuştu. Hatta ileride işsizler ordusuna katılma riskine karşı, bu yeni teknolojiden amirlerine bahsetmemeye karar vermişti.
Çöplerden çıkan metan gazı yoğunlaştıkça, mühendisin önündeki ekran da yer yer renk değiştirmekteydi. Fakat bu sabah değişik bir şey fark etmişti. Sahadaki geniş bir alan yerine minik bir noktanın rengi farklıydı, sanki mavi bir kalemle ekrana nokta koyulmuş gibiydi. Genç mühendisin yapması gereken drone fotoğrafını sahadaki ekibe atmaktı. Muhtemelen bir şey çıkmayacaktı ama prosedürü eksiksiz şekilde yerine getirmesi gerekiyordu.
Aslında kendisi de zamanında çöp sahasın göreve başlamıştı. Fakat bütün gün çöp kokusu solumaktan bunaldığı için babası mahallelerindeki yetkili bir camsevere ulaşmış, çocuğunu sahadan aldırıp, ofis işine terfi ettirmişti. Şimdi ise kendisi kadar şanslı olmayan saha mühendisleri, sızıntı olduğundan şüphelenilen alana doğru ilerlemekteydiler.
Orta yaşlı mühendis, yaklaşık on yıldır bu çöplükte çalışmaktaydı. Ömrü hayatında ne ampullere ne de organiklere yaranabilmişti. Yıllardır çöp yığınları üzerinde çalışması da bu kimselere yaranamamanın bir kanıtıydı. Allahtan buralara uzun yıllardır yeni çöpler gelmemişti de sahadaki koku tahammül edilebilir bir seviyeye düşmüştü. Fakat bugün incelemesi için gönderilen yer, geçen gece gelen kamyonların çöpleri boşalttığı bölgedeydi. Saha mühendisimiz yaklaşık 10 dakikalık araba yolcuğu ve 5 dakikalık yürüyüş sonunda, elinde portatif bir metan dedektörü ile söz konusu bölgeye gelmişti. Fotoğraflar çok detaylı bilgi vermediğinden, dolaşması gereken geniş bir alan vardı. Kuşların yoğun ilgi gösterdiği tepeler, genelde organiklerin hükmü altında oluyordu, oralardan başlamakta fayda vardı.
Oyuncak bebek konuşursa
Oyuncak bebek, çöp bebek ile aynı kamyonda gelmişti ve hikayemiz gereği bebeğin yakınlarında bir yere düşmüştü. Aslında oyuncağın güzel ve pahalı olmasının dışındaki esas özelliği, ağlayan bebekleri susturmak üzere tasarlanmış olmasıydı. Üzerindeki ses algılayıcıları sayesinde, en ufak bir bebek ağlaması duyulduğunda, gayet neşeli şarkılar çalmaya başlar ve ağlayan bebekleri şaşırtarak susmalarına yardımcı olurdu. İlk sahibi olan şımarık kız, kendisinden birkaç günde sıkıldığı için hafızasındaki şarkıların sadece birkaç tanesini çalma fırsatı bulmuştu. Bu çöplüğe gelene kadar, ne tür şarkılarla donatıldığını kendi bile bilmiyordu oyuncak bebeğin. Fakat çöp bebekle karşılaştıklarından beri, duyduğu her ağlamasında hatta en ufak bir mızmızlanmasında avazı çıktığı kadar şarkı söylemekte, çöplüğe adeta stereo yayın yapmaktaydı. Pek tabi ki şarkılarının, bebeğin ne açlığına ne susuzluğuna ne de kuşların teninde açtığı yaralara bir faydası vardı. Ama yine de her yeni şarkı başladığında bebek bir an susup etrafı dinliyor, sonra da ağlamasına kaldığı yerden devam ediyordu. Bugün ise artık ağlasa bile sesi pek çıkmamakta, boğazları şiştiği ve aç susuz halde dermanı kalmadığı için, boğuk boğuk sesler çıkartmaktaydı. Yine de oyuncak bebeğin hassas mikrofonu bu çaresiz sesleri duyduğu anda, yeni bir şarkı çalmaya devam ediyordu.
Eğer bebek sabahın o anında gümbür gümbür şarkı söylemeye devam etmeseydi, pili bitip de sesi kısılsaydı ya da o da çöp bebekten umudunu kesseydi, mühendisin onları bulması mümkün olmayacaktı. Adam için çöplükte müzik sesi duymak, yeterince şaşırtıcıydı. Sesin geldiğin yöne doğru yürüdü. Zemin yeni gelen çöplerle doluydu. Ayağı ile üstte kalan çöpleri ittirdiğinde, sesin kaynağı olan oyuncak bebeği görmüştü. Eğilip almak aklına bile gelmedi. Adı her ne kadar çöp olsa da işyeri kuralı gereği çöplükten çöp çıkartmak yasaktı. Ufak tefek şeyleri amirlerin de fark etmesi mümkün olmuyordu ama zamanında yaşanan ciddi bir krizden sonra belediye böyle bir karar almak zorunda kalmıştı.
Bir tekstil firması zamanında çöplüğe birkaç kamyon tişört göndermişti. Hepsi birinci kalite olan tişörtlerin tek kusuru, üzerlerine basılan yazının birkaç harfinin yerlerinin karışmış olmasıydı. Firma hatayı fark edince, tüm ürünleri daha satışa çıkmadan toplatmış, imha ettirmek üzere şehrin çöplüğüne göndermişti. Tişörtlerin üzerindeki yazıların yabancı dilde olması, yanlış yazılmış hallerinin o yabancı dilde bir küfüre denk gelmesi ve maalesef o gece çöplükten bu tişörtleri gizlice çıkartan personelin yabancı dil bilmiyor oluşu, masum bir hırsızlığın büyük bir krize dönmesine yol açmıştı. Üzerlerinde, sahiplerinin cinsel yönelimlerinin ortalamadan farklı olduğunu belirten yazılar yazan tişörtler, ertesi gün semt pazarlarında satışa çıkmıştı. Üstelik de göğüslerinde üretici firmanın kocaman logosu ile. Eğer o gece tişörtler çalınmamış olsaydı, ertesi gün resmi bir heyet eşliğinde tutanakla imha edilecekti. “Ben farklıyım” anlamına gelen slogan skandalı gazetelere kadar düşmüş, olaya karışan birkaç çalışan işten çıkarılmıştı. Firma ise, elindeki tişörtleri geri getiren vatandaşlara piyasa fiyatının iki misli ödeme yapacağını duyurmak zorunda kalmıştı. Rivayete göre geriye kalan tişörtlerin bazıları karaborsada çok daha yüksek fiyatlardan, meraklıları tarafından kapışılmaktalar.
Belki de o zamanlardan kalan bir alışkanlık, sahadaki mühendis çok özel bir şey değilse herhangi bir çöp parçasına elini bile sürmek istemezdi. Oyuncak bebeği görünce, ne kadar da gürültülü olduğunu düşündü. Bu sırada sadece birkaç metre ötedeki çöp bebek, göt bezinin altında kaldığından adam tarafından fark edilmemişti. Ama oyuncak bebeğin çıkarttığı yaygara sayesinde, adam ile çöp bebeğin arasındaki mesafe birkaç adıma inmişti. Böylece oyuncak bebek, hikayenin dördüncü kahramanı olmuştu.
Bölüm 20
SON
Kaza denen şey, genelde gerçekleşmesi çok ufak ihtimal olan birkaç aksiliğin arka arkaya yaşanmasıyla oluşur. Bazen işyerlerinde ne kadar önlem alırsanız alın, en akla gelmez ihmaller, hatalar ya da talihsizlikler birbirini takip eder ve günün sonunda istenmeyen kayıplar yaşanır. Örneğin bütün güvenlik önlemlerine rağmen bir uçağın düşmesi de, bir değil birden fazla şanssızlığın seri şekilde yaşanması ile meydana gelir. Ama hayat her zaman bu kadar acımasız değildir. Bazen de evren diğer insanlardan esirgediği merhameti tek bir insana bahşeder ve mucize dediğimiz yumuşak elini bizlere uzatır. Görünmez kazaların yerini, bu hikayedeki gibi mucize bir bebek alır. Çöp bebeğin hikayesi de, şanssız başlayan bir hayatı telafi etmeye çalışan, mucizeler dünyasının hikayesidir.
Tanrı mucizeleri insanlara her zaman lambadan çıkan cinler ya da haberci kıldığı peygamberler aracılığı ile göndermez. Bazen de bir çöplük, pekâlâ Tanrının iradesine aracılık edebilir. Hele biz insanların dünyası ile çöplerin dünyası arasında bu kadar benzerlik varken, mucizelerin nereden gelip nereye gideceği hiç belli olmaz.
FİKİRLER
- Eski çöpler ile yeniler karşılaşabilir. Çok farklı karakterleri olabilir. Eskinin çöp demediği şeyler belki artık çöp olmuştur. Bir merkezde şehrin çöpleri araştırılır. Tıpkı toplumsal araştırma şirketleri gibi. Birileri çöp topluluğunu yakından takip etmektedir. Toplum mühendisliği = çöp mühendisliği = atık mühendisliği. Karakterizasyon diyorlar, sanki karakteri varmış gibi çöpün. Birileri yıllar önce görmüş çöplüklerdeki karakteri.
- Aşk hikayesi nasıl olur acaba? Kiminle kimin arasında?
- Olası çöpler:
Ayakkabı vetesbih
Tuzluk SAÇMA
Göt bezi (çöp olmak bazılarımıza ödüldür), taharet bezi
Ampul (yetmiş yıldır kırılmadan kalmayı beceren) belki sahte peygamber. Siyasi olur mu acaba?
Bebek, yenidoğan. El birliği ile bebeği kurtarabilirler mi?
Bebek oyuncak, yolu yenidoğan ile kesişiyor.
- Kuru fasulye
- Paslı çivi, ya da paslana paslana bitecek herhangi bir şey
- Maske ve ayna
- Bir döngü olmalı, bir şey bir şeye dönmeli. Kavuşmak için hasretle beklenmeli.
Ölü doğum ne demek: Çöp olacağı belli bir şeyi almak. Daha alındığı gün bellidir sonu. Herkes bilir, kimse konuşmaz.- Bir grup çöp bir araya gelip yeni bir şeyler üretmek için çalışırlar. Tohum bulmuşlar, çimen yapmaya çalışıyorlar. Organik atıklar grubu.
- Atlantis diye bir yer olabilir mi? Denizlerin altındaki çöplük, gizli cennet.
- Bir din olabilir mi? Çöp dini? Bir inanç sistemi kurmak?
- Huzursuz ruhlar, ortalıkta dolaşan, yanlış yerlere giden çöpler.
- Kötü çöplerin cehennemi: yakma tesisi.
Ayakkabı ve içine konan tesbih. Aşk hikayesi, yıllarca sürmüş. Kedi ölene kadar. Kedi taşımış tesbihi ayakkabıya. Kedinin adı da Eros muş. Aşk tanrıçası.Ömrüm boyunca çöp olmak için yalvardım tanrıya. Benim gibi bir bez parçasının ne kadar ömrü olabilir ki? Kısa sürede işimin bitmesi gerekirdi.Çalı süpürgesi, kurumuş çalılardan yapılıyor. Şehrin yakınlarındaki bir baraj gölüne nazır bir hayatı varken, zamanla kurumuş ve süpürge yapmak üzere toplanmış. Barajı anlat, etrafı anlat. Sonra süpürge olsun, yollardaki temizlik işçilerine verilsin. Tespih tanelerini toplayan, bir araya getiren o süpürge olsun. Sonra çöp aracına, oradan şehrin dışındaki bu açık hava çöplüğüne.- BEBEK:
Aslında yakma tesisine doğru gidiyor. Fakat tesiste bugün bir arıza çıkmış, araç kabulü yapmıyorlar. Mecburen gömülmeye gidiyor. Şehrin dışında uçsuz bucaksız bir arazi. Ama önce yakma tesisini anlat. Çöplerin cehennemi. Hiç gören yok ama duyulanlara göre günahların bedelinin ödendiği yer.
Bebeğin yolculuğu heyecanlı olsun.
Bebek termal bir dron ile bulunur. Son teknoloji. İlk başta kuş sanırlar. Birkaç gün sonra hep aynı yerde bir kızıllık olduğunu fark eder genç bir teknisyen. Patlama riski olmasın diye kullanılıyor. Zamanında şehirde patlayan çöplükler olmuş.
Göt bezi bebeğin yüzünü kapasın bir iki gün. Güneşten korur, teninin yanmasını engeller. Ama allahtan seyrek seyrek örülmüş, bebeğin nefes almasını da engellemiyor. Hatta örgülerin arasından gökyüzünü de görme şansı oluyor.
Oyuncak bebek, ona eşlik etsin. Oyuncak bebek çöplükte hayatının en güzel günlerini geçirsin, kıpırdadıkça çıkarttığı sesler, bebeği hayata bağlasın. Ne zaman nerede işe yarayacağınız belli olmaz, bu his insanı mutlu eder.
- Camların da zamanında kendi aralarında savaşlar olmuş. Bir dost bir düşman derken geriye ampul kalmış, müritlerini de ampul olduklarına ikna etmiş.
Önsözde: “Bebekliğimde sıçtığım boklu bezlerin üzerinde oturuyorum bugün”. Çocukluğumun Kasımpaşa’sının çöplerinin döküldüğü yerin üzerine inşa edilmiş bir binada çalışıyorum, yarım asır sonra. Muhtemelen altımda benden bir şeyler var.
BİR ŞİİR:
Nalansızlık
Seni yalnızlığımın ilacı sanırken,
Sensizliğin ilacını bulamadım.
Uzak da yakın oldu aramızda
Yakın da sıcak seninle
Sıcak da yalnızlığımın ilacı
Esas yalnızlık sensizlikmiş.
İki farklı yol gördüm, senin ve benim
İki uzak dünya gördüm, ikimizin
Tek olmak istedim, seninle, dünyaları ısıtan
Yalnızlığı yakmak istedim ateşimizle.
Küller kalsın geriye farklı yollardan, dünyalardan.
Tek olsun bizim yolumuz, güneşe doğru uzanan.
Özlemek büyük mutluluk,
Tünelin ucundaki sensen.
Kelimeler birer gezegen,
Güneşim sen iken.
Yokluğunu hiç yazamam,
Gezegenler yok olurken.
Sana huysuz demiştim
Kendim huysuzluk yaparken.
Ama Nalan olduğunu bilmiştim
Aramızda çitler bile varken.
Her faklı haline yer var gökyüzünde.
Yeter ki benimle in yeryüzüne.
